20 Şubat 2012 Pazartesi

Yönetim Felsefesi

"Türk ve Japon şirketleri arasında bir kürek yarışı düzenlenmesine karar verildi.

Japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik yapıyordu.
Türk Takımında ise 2 kişi kürek çekiyor, 3 kişi şeflik 3 kişi müdürlük yapıyor 1 kişi de dümeni kullanıyordu.

Her iki takımda, performanslarının en üst düzeyine varabilmek için uzun ve zorlu bir hazırlık döneminden geçti. Büyük gün geldi ve iki takımda, kendini hazır hissediyordu.


Japonlar yarışı bir kilometre farkla kazandılar...

Yarış sonrası Türk takımı çok sarsılmıştı.Türk Şirket yönetimi yarışın açık farkla kaybedilmesinin nedeninin bulunmasına karar verdi. Yapılan araştırmalar, analizler ve uzun çalışmalar sonucu düzenlenen raporlara göre hata bulundu ve çözüm önerisi getirildi.

Çözüm olarak  yönetimdeki düzeni güçlendirmek için 1 genel müdür atandı, ve sandaldaki ağırlığı dengelemek için kürekçi sayısı da 1 e indirildi. Japonlara yeni bir yarış teklif etme kararı alındı.
9 kişilik Türk takımı Japonlarla bir yarış yapmak üzere yeniden yapılandı.

Japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik yapıyordu.

Türk Takımında ise yeni yapılanma şekli şöyleydi, 1 Genel müdür
3 Bölgesel müdür
3 Dümen şefi
1 Dümenci
1 Kürekçi

İkinci yarışı Japonlar iki kilometre arayla kazandılar.

Tepesi atan Türk şirketi yönetim kurulu hemen harekete geçti. Yarışın kaybedilmesinden sorumlu tutulan kürekçi kovuldu, müdürlere ve diğer personele sorunun çözümüne olan katkılarından dolayı ikramiye verildi."

kaynak&yazar bilinmiyor.

17 Şubat 2012 Cuma

Piknik Masası

Piknik dediğin, çimenlere yayılmaktır. Yerlerde yuvarlanıp dizlerde çimen lekeleri yapmaktır. Evden getirilen örtüyü serip üzerinde doyurmaktır karnını. Öyle masalarda salon beyefendisi gibi bacak bacak üstüne atıp oturmaya benzemez, tadı da bir başkadır zaten piknik dediğinin.

Evden getirdiğin küçük tüpün (piknik tüpüdür diğer adı da bunun) üstüne yerleştirip çaydanlığı, demlersin çayını, akşama kadar sönmez zaten o tüp, piknik biterken tüp de biter artık. Sonra haşlanmış yumurtalar vardır, börekler vardır, kuru köfte olmazsa olmazıdır yanında en sıkı arkadaşı patates kızartmasıyla birlikte sonra orta direğin (gerçi artık ortası yok, elimizde kala kala direği kaldı) bayramdan bayrama ve piknikten pikniğe gördüğü et; mangallarda yerini alır, kırmızısı en çok da beyazıyla. Bolca yeşillik olur; salatalık, domates, biber, tuzlayıp tuzlayıp yersin.

Piknik kirlenmek güzeldirin uygulama alanıdır. İp atlar, top peşinde koşar, yerlerde yuvarlanır kir pas içinde, leş gibi de ter kokacak kıvama gelirsin. Zaten pazar günü gidilir hep pikniğe, hani eskiden annelerin evdeki yıkama ve yıkanma günü programına da uyar.

Sonra komşu piknikçiler vardır, komşu piknikçilerin çocukları vardır, onlarla maç alır maç edersin, kızları varsa kızlarıyla kesişirsin gizli gizli. Anneler birbirlerine kendilerinde olmayandan ikram ederler. Biraraya gelip üstüne bir de kırarlar dedikodunun belini.

Tavla vardır en fazla, kadın erkek, yaşlı genç oynanan voleybol maçları vardır, iki ağaç arasına gerilen ipin file görevi gördüğü. Salıncaklar vardır. Su doldurulup gelinen çeşmeler vardır, uzaktır biraz piknik alanına, gizli gizli sigara içerek gidilip gelinir.

Güzeldir eski piknikler; atletli, elinde radyolu, çizgili pijamalı amcalar vardır.
Komiktirler.

Ve masalar yoktur.

02.04.2008 Ça | İstanbul

5 Şubat 2012 Pazar

Duyuların Prangası


Aşk, iki kişilik yalnızlıktır der birileri. Ama 'yalnızlık paylaşılmaz' diye de biliyorum. Çünkü 'paylaşılsa yalnızlık olmaz' zaten. Bu durumda aşk iki kişilikse yalnızlıkla betimlemek çok da doğru değildir.

Geçmiş yıllarımı şöyle bir yokladığımda, çocukluktan ilk gençliğe geçiş zamanlarında kim söylemiş neden söylemiş neye göre söylemiş bilmediğim ama zihnimin çengeline asılı sözler var. Garipsediğim, komik bulduğum biraz kaba saba, biraz da laf olmuş beri gelmiş kabilinden sözler.

Aşk bir sudur, iç iç kudur.
Aşk bir boktur, yemeyen yoktur.
Aşk bir turşu suyudur; içmezsen ağzın sulanır, içersen miden bulanır.
Aşk bir vişne, ye ye kişne.
...

Belki çoğaltmak mümkün, benim aklıma gelenler şimdilik bunlar. Muhtemelen yeni yetmelerin hatıra ve anket defterlerinden aparılmış, insanın betini benzini attıran tanımlamalardır.

Aşklar, üçe ayrılır.

Karşılıksızı vardır, platonik olanı vardır bir de karşılık bulanı. Karşılık bulanı iki kişilik yalnızlığa taşır insanı. Karşılıksız olanında isteyenin bir yüzü vermeyenin dibi kara durumu hasıldır. Platonik olanına hiç girmesek diyeceğim ama yaşamda yer bulmuş nasıl olsa, açıklamak lazım kendi cihetimizden; seversin ama sevdiğinin haberi olmadan. Seversin ama sevdiğinin, bırak sevdiğini bilmesi senden bile haberi yoktur belki de.

Neden platonik denmiştir, filozof Platon ile bir bağlantısı var mıdır bilmiyorum. Tek bildiğim Platon'un iyiliğin ve sevginin sebebini araştırdığıdır. Bulabilmiş midir o da belli değil ya.

Belki de platonik denmesinin sebebi, Platon'un araştırmaları neticesinde sevgi için bir sebep olamayacağına karar vermesidir. 'Sevin yahu sevinde sebebi olmasın ne fark eder ki!' demeye getirmiştir belki de.

Aşk, tutkuya, arzuya, histeriye -isteri de derler- hizmet eder. Kanın kaynaması, yüreğin coşması, kalbin kanatlanıp maşuka uçması, uçmak istemesidir. Gözler dünyaya ve dünyada olan bitene kapanır. Açıkken kördür, kapandığında yalnızca onu görür.

Uzağındaysa maşuk, dünya döner ama zaman geçmez bir türlü, vuslat hep ötelenir, hep daha uzağa konar. Yakınlaştıkça dünya dönmemeye başlar, durur belki de, ama zaman, sabun köpüğünden bir baloncuk olur avucunda.

Aşk, esarettir. Kalbin duyulara vurduğu prangadır. Kalbin, ne isterse onu görür, onu duyar, onu konuşur, onu yaparsın.

Aşk, kandırır. Gerçekle yüzleştirmez. Hayal dünyasında yaşatır insanı, bulutlar üzerinde, toz  pembe bir diyarda.

Eğer sevgiye dönüşmez ise geçen zamanda, pembesi gider bir avuç tozla kala kalırsın.
20.11.2008 Pe | İstanbul

22 Ocak 2012 Pazar

Eğerler Keşkelerle Akrabadır

1998 yılında askerdeyken Radikal gazetesinde (yanlış hatırlamıyorsam) okumuştum. Kesip sakladım sonra. Yaşama dinamizm kazandıran motivasyonu tavan yaptıran bir yazıydı. 14 yıldır arşivdeki yerini koruyor.

Belki feyiz almak isteyen başkaları da olur.
_____________________________________________________

Küçük başarılar büyük başarılar için ilk adımdır...
Kötümser; yapılamaz der...
İyimser; yapılabilir.....
Motivasyon sahibi kişi ise, YAPTIM!


Başlangıç noktası her yerdir...
Bir turist ziyaret ettiği kasabanın yaşlı marangozuna sorar; "bu kasaba neyi ile ünlüdür?" Yaşlı adam yanıt verir; "bu kasaba dünya da gidebileceğiniz her yerin başlangıç noktasıdır, buradan başlayarak her yere gidebilirsiniz."

Yaşlı adam ne kadar haklı; oysa çoğumuz yaşamın zenginliğinin hazzına varabilmek için başka bir yerde olmamız gerektiğini sanıyoruz. Şimdi buradayız başka bir yerde ve zamanda olmamız imkansız oysa alacağımız kararları "eğer" sözcüğü yönetiyor. Eğer üniversite den mezun olursam... Eğer sevdiğim kişi ile evlenirsem...

Bu eğerler olduğumuz yerden başlamamızı engelliyor. Gücümüzü ve mutluluğumuzu baltalıyor. Şu anda başlangıç noktasındayız; dışarıdan kazanacağımızı sandığımız güç içimizde burnumuzun dibinde!!

Filler nasıl eğitiliyor biliyor musunuz?
Daha yavru iken hayvanın bacağı kalın bir zincirle bir direğe bağlanır. Önceleri hayvan kaçmaya çalışır ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne zinciri koparabilir ne de direği yerinden oynatabilir. Fil yavrusu ayağında zincirle büyür. Kaçamayacağını kabullenir. Özgürlük kavramını yitirir. İşte bu nokta da ayağında ki zincir çözülür yerine konulan ince bir halatla birkaç santimlik tahta çubuğa bağlanır. Bu koşullar da kolaylıkla kaçabilecek olmasına rağmen olduğu yerde kalır. Çünkü hala var olduğunu sandığı zincirini asla kıramayacağına inanmıştır. Sahibi olduğu güçten habersizdir...
Bir çoğumuzun yaşamı da çocukluğumuzda koşullandığımız düşünce, duygu, ve inanç kalıplarının esaretinde sürüyor.

Olağanüstü yeteneklerimiz ve olağanüstü gücümüz var ve kullanılmayı bekliyor. Tek bir insan bile yapmak istediğini başarmışsa aynı güç sizde de var. Ne kadar hızlı koşabileceğinizi bilmek istiyorsanız olimpiyatlarda en hızlı koşan insanı gözleyin, sokakta yürüyeni değil; olimpiyat şampiyonu da bu başarıyı elde etmek için uzun süre kaslarını, bedenini ve düşüncelerini eğitti. Ve yarıştan önce koç u motive edici sözler söyledi.

Binlerce tonu kaldırabileceği halde gücünü bilmediği için tahta çubuğun esaretinde yaşayan fil gibi; kendinize empoze ettiğiniz sınırların farkında olun. Gücünüzün ve yeteneklerinizin farkında olduğunuzda kendinize olan inancınızda artacaktır. Bu güçle dağları devirebilirsiniz.

Her şey olup bittikten sonra "bunu ben de yapabilirdim" dedi adam. Oysa önceleri "yapamam" diyordu. Sonra "belki yapabilirim" demeye başladı. "peki bir deneyeyim" noktasına geldiğinde biri yapmıştı bile!! Çünkü yapan bir kişi en başından yapabileceğine inanıyordu.
Bir şeyi ancak yaparak yapabilirsiniz. Yapabileceğinizi düşünmek yetmez.

*Başarılı insan yaratıcı ve üretkendir.
*Başarılı insan başarının bir günde oluşmayacağını bilir.


Sizi olabileceğinizin en iyisi olmaktan istediklerinize sahip olmaktan ve yapabileceklerinizden alıkoyan ne?

-tembellik mi
-risk alma korkusu mu
-başarısızlık korkusu mu...


Tüm korkular başlamadan bitirir bizi...

Kendinize borçlusunuz!!!
Mazeret üretme yeteneğinizi gerçek üretkenliğe dönüştürebilirsiniz. Mazeretlerin çeşitliliğine bakın ne kadar yaratıcı olduğunuzu görün.

Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış;
Birinci mahalle de "evet ama..." lar yaşıyormuş: ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde "evet ama..." diye yanıtlarlarmış. Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu başkasına atmakta da ustaymışlar.

İkinci mahalle de "yapıcam"lar yaşıyormuş: ne yapacaklarını bilirlermiş. kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış. ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş.

Üçüncü mahalle de "keşke"ciler yaşıyormuş: hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama herşey olup bittikten sonra. Keşkecilerin başları kanarmış duvarlara vurulmaktan.

Dördüncü mahalle de "iyi ki yaptım"lar yaşarmış: kasabanın en güzel bölgesinde en güzel evlerin olduğu mahallede otururlarmış. Yapıcamlar keşkecilerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış. Evet amalar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine ağaçlarının gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş. İyi ki yaptım mahallesinde ki insanların kusuru da, beyinlerinde 'mazeret üretme merkezi' nin olmayışı imiş.

Başarı başarıyı getirir. Küçük başarılar size güç verir ve  büyük başarıları getirir. Bugün olabileceğinizin en iyisi kendinizin en iyi versiyonu olun. En iyi versiyonunuz üzerine bilgi ve deneyim eklenerek her geçen gün daha en iyi versiyonunuz olacaktır.

Başarı basamaklarının neresindesiniz?
yapamam-yapmam-ne yapacağımı bilmiyorum-keşke yapabilseydim-belki yapacağım-yapacağım-belki yapabilirim-yapabilirim-yapıyorum-YAPTIM.

Edison'a ampulü keşfetmeden önce yaptığı 999 başarısız deneme için ne hissettiğini sormuşlar; Edison şaşırmış; "999 başarısızlık mı? Hayır! Işığa kavuşamamanın 999 yolunu keşfettim o kadar."

Bir öğrenci okulu bırakmaya karar vermiş. Öğretmenine derslerden çok sıkıldığını söylemiş. Öğretmeni onu okulda kalması için ikna etmeye çalışıyormuş. "Okuldan vazgeçemezsin genç adam. Tarihte yer alan büyük önderler hedeflerinden vazgeçmedikleri için hatırlanıyorlar. 

Thomas Edison, Marie Curie, Simone De Beauvoir, İsmail Çokgören...."  Öğrenci şaşırmış; "İsmail Çokgören kim?" Öğretmeni; "gördün mü onu tanımıyorsun çünkü o hedefinden çabuk vazgeçti."

Korkular bir illüzyondur. Korkuları üzerine giderek aşabilirsiniz. Yoksa bilinçaltınızda 'sevmek kaybetmektir kaseti mi var?' Sevmek kazanmaktır. Sevdiğiniz kişi yada nesneyi kaybetseniz bile kendinizi kazanırsınız içinizde ki özünüz olan sevgi bir şekilde ortaya çıktıktan sonra gittikçe çoğaldığınızı fark edeceksiniz. Ayrıca gerçek olan hiçbirşey kaybedilmez. Kaybedilen sadece illüzyonlardır.

Mutluluk başkalarının yada koşulların bize isterse sunduğu isterse sunmadığı altın tepside bir pasta değil ki! O bizim içimizde...

Hayat size borçlu değil ama sizin kendinize olan borcunuz büyük. Bu borç nasıl mı çoğaldı? Yaşamınızın sorumluluğunu üstlenmemekle....

Sorumluluk almadığınız için sizi sömürmelerine izin vermekle... Bedelsiz maddi ve manevi kazançlar ile...

Hemen şimdi ve burada yaşamınızı yeni bir yola sokabilirsiniz. Bugün kendiniz için küçük bir adım atın. KÜÇÜK BAŞARILAR BÜYÜK BAŞARILARIN İLK ADIMIDIR.

Gücünüzde var yeteneğinizde!.. Siz bu evrende eşsiz ve özgün bir varlıksınız.

14 Ağustos 1998
Nil GÜN (Radikal Gazetesi)

20 Ocak 2012 Cuma

Cellat mı, İhsan mı?

Zamanın padişahı Sümbülzade Vehbi Efendi'ye: "Bana öyle bir şiir söyle ki, her beytinde; ilk mısrayı duyunca kızıp cellat diye bağırayım, ikinci mısrayı duyunca da sevinip sana ihsanda bulunayım." der.

Sümbülzade Vehbi Efendi de aşağıdaki şiiri yazar.

Azm-u hamam edelim, sürtüştürem ben sana
Kese ile sabunu, rahat etsin cism-u can.
Lal-u şarap içurem ve ıslatıp geçirem
Parmağına yüzüğü, hatem-i zer drahsan.
Eğil eğil sokayım, iki tutam az mıdır?
Lale ile sümbülü kakülüne nevcivan.
Diz çökerek önüne ılık ılık akıtam
Bir gümüş ibrik ile destine ab-i revan.
Salınarak giderken arkandan ben sokayım
Ard eteğin beline, olmasın çamur aman.
Kulaklarından tutam, dibine kadar sokam
Sahtiyenden çizmeyi, olasın yola revan.
Öyle bir sokayım ki, kalmasın dışarda hiç
Düşmanın bağrına, hançerimi nagehan.
Eğer arzu edersen, ben ağzına vereyim
Yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman.
Herkese vermektesin, bir de bana versene
Avuç avuç altını, olsun kulun şaduman.
Sen her zaman gelesin, ben Vehbi’ye veresin
Esselamun aleyküm ve aleykümselam.

Sümbülzade Vehbi Efendi
(Maraş 1718 - İstanbul 1809)

1 Ocak 2012 Pazar

Başladığı Gibi mi?

"Yeni yıla nasıl girersen, devamı da öyle gelir." derler. Pek inandırıcı bir söylem olduğunu kimse düşünmüyor muhakkak. Sadece içsel bir tatmin sağlayan pozitif bakma gayreti diyebiliriz.

2008'de ilk postumu başka bir blog adresinde girmiştim. 2010 civarında blogu tamamen ortadan kaldırdım. Aradan geçen zaman bende tekrar yazma hevesi uyandırdı.

2012'nin ilk günü ile birlikte, yine yeni yeniden bloga devam diyerek başladım.

Herkese kaymak gibi bir 2012, 13, 14, 15, 16, 17, ... diliyorum.